Genç Öncü Haber

İslam Dünyasının Yeni yüzü

Mon05212012

Last update03:53:15 PM GMT

Çarşamba, 29 Haziran 2011 16:22

Cahiliyeden Ayrışmak Selim Fıtratla Mümkündür

Yazan 
Öğeyi Oyla
(0 oy)

Cahiliye: Allahın hükümlerinin devre dışı bırakılıp, hayatı Kur’an’ın merkezinden çıkarıp, beşeri ve tuğyana ait görüşlerin egemen olduğu yaşam ve sistemin adıdır.

 

Cahiliye’den ayrışabilmek; Tevhidin ölçüsü içinde Allah’ın koyduğu hükümleri bilip ondan sonra bu hükümlere boyun eğmenin mü’min kimliğin mutlak kabulü olması ile orantılıdır. Cahiliye sistemi insanların erdem içindeki yaşamını ifsad etmeye yönelik Allah’a, Rasulü’ne ve mü’minlere karşı sistemli bozgunculuğun adıdır.

Kur’an’ın nazil olduğu süreç içinde insanların putperest bir yaşam içinde olmaları selim fıtratı bozmaya yönelik her türlü sapkın ve bozuk bir inanç ve yaşam biçimi üzerine hayatlarını sürdürmeleri cahiliye toplumunun karakteristik özellikleri olarak anlaşılmalıdır. Konuya ışık tutması açısından yaşanmış bir olayı anlamaya çalışalım.

Habeşistan'a ikinci hicret esnâsında Habeş hükümdârı Necâşî’nin, kendisine bâzı soruları üzerine kâfile başkanı Câfer bin Ebî Tâlib şöyle buyurdu: "Ey hükümdâr! Biz Cahiliye devrinde putlara tapardık, ölmüş hayvan leşi yer, her türlü kötülüğü işlerdik. Kuvvetlilerimiz zayıflara zulmeder ve merhamet nedir bilmezdik.

Allah-u Teâlâ bize; kendimizden, doğru, emin, iffet sâhibi, soyu temiz bir peygamber gönderinceye kadar bu vaziyette kaldık." (İbn-i Hişâm) Cahiliye toplumunun en belirgin özelliği fıtrata ait değerlere savaş açmış olmaları ve hüküm koyucu olarak Allah’ı ve hükümlerini devre dışı bırakmak veya sulandırmak üzerine kurgulanmış olmasıdır.

Bu anlam içinde şirk ve tuğyan üzerine kurulmuş sapkın yaşamın özelliklerini tarihsel sürece hapsetmeden modern cahiliye`nin argümanları ile meseleyi okumak durumunda olmalıyız.

“Aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet. Onların keyiflerine uyma. Allah'ın sana indirdiğinin bir kısmından seni saptırmalarından sakın. Eğer Allah'ın hükmünden yüz çevirirlerse, bil ki Allah, bir kısım günahları sebebiyle onları musibete uğratmak istiyor.

Muhakkak ki insanların çoğu yoldan çıkanlardır. Yoksa cahiliye hükmünü mü arıyorlar? kesinlikle bilen bir toplum için Allah'tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?” (Maide, 6/49-50)

Cahiliye kavramı, "cahil" kelimesinden türeyen ve Kur`an'da kullanılan anlamıyla Allah'ı gereği gibi tanımayan, O'nun sonsuz gücünü ve sıfatlarını gereği gibi takdir edemeyen, dinin bildirdiği doğrulardan, insanlara sunduğu üstün ahlak ve karakter yapısından, manevi değerlerden habersiz olan toplumları tanımlar.

Dinin gerçek anlamda yaşanmadığı her topluluk cahiliye toplumu olarak nitelendirilebilir. Bu tarz topluluklar ilk bakışta birbirlerinden tamamen farklı ve zıt yapılar sergileyebilirler.

Bireylerinin giyim tarzları, alışkanlıkları, zevkleri ve konuşma üslupları kendilerine has olabilir. Ancak temel felsefeleri ve inançları ortaktır.

Bu toplulukların her biri, Allah'ın dinini görmezlikten gelen ve kendilerini yaratanın Allah olduğunu anladıkları halde, O'nun belirlediği şekilde yaşamayan insanlardan oluşur.

Bu insanlar Allah'ın dinini unutup yerine kendi batıl dinlerini oluşturmuşlardır.

Bu batıl dinler temellerini Allah sevgisi yerine dünya sevgisi üzerine kurmuşlardır.

Allah'ın rızasını kazanmak yerine insanların beğenilerini ve takdirlerini kazanmaya çabalarlar. Allah'a şükretmek ve yalnızca O'ndan yardım dilemek yerine, insanlara minnet duyup onlara bağımlı tavırlar geliştirirler.

Yine tüm gücün tek sahibinin Allah olduğunu unutarak, yalnızca O'ndan korkmak yerine insanlardan ve onların koydukları kurallardan korkar olmuşlardır.

 

İnsanların çoğunluğu gücün karşısında teslim olmayı yeğlemişlerdir. Cahiliye toplumundaki en belirgin ayrışımlardan birisi ise gücün değil hakkın ve fıtratın yaratıcıya teslimiyeti ile şekil almak zorundadır.

Müslüman toplumun sadece cahiliye mantığını bilmesi yeterli olmuyor bunların ayartıcı tuzaklarından ayrılmaya çalışırken bu bozuk yaşamın ve düşüncenin ortadan kaldırılmasını imanı bir sorumluluk olarak görmek gerekmektedir.

Cahiliye düşüncesi sadece toplumları ifsad etmekle kalmaz aynı zamanda yaratılışı ile selim fıtrata sahip olan insanın yapı taşlarını bozar ve buhranlı umutsuz sefil bir insan oluşturmayı hedeflemektedir.

Bu mantık daha çok hevanın istekleri üzerine bir yaşam düzeni oluşturmayı öncelerken hevasını ilahlaştıranların egemen olduğu bir toplumun kurtuluş içinde olması da mümkün olamayacaktır.

Cahiliye yaşamının en karakteristik özelliği cahil insan yetiştirmesi üzerine kurgulanmaktadır, Çünkü cahil insanları koyun gibi gütmek zor olmayacaktır. Kendi zulümlerini toplumda egemen hale dönüştürmeleri o toplumdaki cahil insanların umarsızlığı hatta destekleri ile Allah’a karşı adı konulmamış bir savaş halini almaktadır.

Yaşanılan toplum hayatında şirk ve tuğyan içinde zulme dayalı bir yaşam ve düşünce modelini oluşturan, yaygınlaştıranların çoğu aynı zamanda Müslüman olma iddiası taşıyan insanları kullanması bazı Müslümanların bu duruma sessiz kalması hatta bazen din adına destek çıkması ile farklı bir boyuta doğru işlev kazanmaktadır.

Cahilin ibadeti arttıkça sapmasının artmış olması kaçınılmaz bir durum olmaktadır. Günümüzde din adına kendilerine bazı statü verilenlerin dini nasıl sulandırmaya çalıştıkları, zalimlerin ve tağutların değirmenine su taşıyor olması cahiliye`nin kendi mantık örgüsünde nasıl sistemli çalıştığının bir kanıtıdır.

Unutmayalım ki vahyin indiği süreçte Mekke döneminde namaz kılan, tavaf eden, Kâbe’yi ziyarete gelenleri ağırlayan müşrikleri görmekteyiz. Ebu Cehil’in, Velid bin Muğire’nin, Utbe bin Rabia’nın, o dönem içindeki bazı tutumlarına baktığımızda, şirk dininin bazı özelliklerini kendi toplumlarında nasıl kullandıklarını gözlemlemekte zorlanmayız.

Cahiliye`den ayrışmada özellikle hüküm koyucu ve mutlak tasarruf sahibi Allah’ın olduğunu red edenlere karşı tevhidi bir sorumluluğumuzun gereğini yerine getirmeliyiz. Müşrik ve cahil idarecilerden, yönetimlerinden, yaşam biçimlerinden, kınayarak değil, tavır alarak ve işi aslına rücu ettirecek bir sorumluluk ile tevhidin ikamesini yaşama dönüştürmek bilinci ile bu bozguncular ile mücadele etmek zorunluluğumuz olmalıdır. Fıtrat, varlıkların yapısını oluşturan, geliştiren ve değiştiren kanunlar bütünüdür. İnsanların, hayvanların, bitkilerin, yerin, göğün, kurumların, kavramların hâsılı her şeyin yapısı ve işleyişi fıtrata göredir.

Din, akıl sahiplerini, peygamberler vasıtasıyla gönderilen kitap ve hükümlerle bildirilen gerçekleri benimsemeye ve uygulamaya çağıran ilahi kanundur. İnsanların yaratıcılarıyla, birbirleriyle ve diğer varlıklarla olan ilişkilerinin belirleyicisidir. Kur’ân’da bu kanunlar ve onlarla oluşan varlıklardan her biri birer âyet sayılmıştır. Bu âyetlerle Kur’ân âyetleri arasında tam bir bütünlük vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “O halde yüzünü, Allah'ı bir tanıyarak dine, Allah'ın insanları üzerine yaratmış olduğu fıtratına doğrult. Allah'ın yaratışında değişiklik bulunmaz. Dosdoğru din budur.

Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rum, /30) Her insanın fıtrat üzerine doğması; Allah’ın yaratmış olduğu her şeyin yaratılışa uygun hareket etmesi demektir. Fıtrattan yüz çevirenlerin yani yaratılış maksadına uygun hayat sürmeyenlerin. Allah’ın koyduğu ilahi yasalardan, amaçtan yüz çevirmesi ile sapması mukadder olmaktadır. Kur’ân ve hadislerde fıtrat; ağırlıklı olarak Allah’a yönelme, tevhid inancı ve dinin özünü koruma şeklinde geçmektedir. İbn Manzur, Lisânü'l-Arab adlı eserinde “fıtrat”ı şöyle tanımlar; yaratılış, yapı, karakter, tabiat, mizaç, Peygamberlerin sünneti, Kâlb-i selim, adetullahtır.

Ayrıca hilkat, tabii eğilim, hazır olmak, huy, cibilliyet, içgüdü, istidât gibi manalara da gelir. Terim olarak fıtrat: "Allah-u Teâlâ'nın mahlûkatını kendisini bilip tanıyacak ve idrak edecek bir hal, bir kabiliyet üzere yaratmasıdır. İbn-i Arabî ise “fıtrat” sözcüğüne "bir şey üzerine yaratılmak" mânâsı vermektedir.

“Fıtrilik” fıtrat kelimesinden türetilmiştir ve fıtrata yani yaradılış maksadına uygun olan anlamına gelmektedir. Bir hadiste de şöyle buyurulmuştur. “Her çocuk, fıtrat üzerine doğar, sonra annesi, babası onu ya Yahudi, ya Hristiyan, ya da Mecusî yapar. Nasıl ki hayvan da uzuvları tam olarak doğar.

Hiç doğan hayvanda bir eksiklik görür müsünüz?” (Buhâri, Cenaiz, 79). İbn-i Abbas, fıtrattan maksad “İslâm” olduğunu belirtmiştir. Gerçekten insan Allah’a inanma eğilimi ile doğar. Sonra anne babanın ve çevrenin etkisiyle bu eğilim başka yönlere çevrilir.

O halde ailenin ve çevrenin etkisi, bu doğal eğilimin yönünü saptırabilir. Birtakım doğal eğilimlere yatkın olarak dünyaya gelen insanın ruhu, üzerinde yazıları olmayan beyaz bir sayfa gibidir. Cahiliye ile tevhidin arasında en belirgin ayırt edici özelliğin fıtrata uyum ya da uyumsuzlukla orantılı şekil aldığını görmekteyiz. Bugünkü küfrü sistemler, kurumlar, tağutlar, insanlığın yaratılış gayesini amacından saptırmaya çalışırlarken kendi süfli hevalarının, çıkarlarının doğrultusunda hem kendilerini hem de diğer insanları Allah’ın koyduğu yasadan saptırmaya yönelik hegomanyalarını kurmak istemektedirler.

Fıtrata gönül verenlerin, yaratılış gayelerine uygun yaşama azmi gösterenlerin, bu ayartıcı tuzaklardan geçici çıkarlardan uzak durması gerektiğini bilmeleri, sadece bireysel ayrışma değil bu sapkın anlayışın ve yaşamın ortadan kaldırılması ve Allah’ın nizamına göre bir yaşam inşa etmesi gerektiğini bilenlerin imani sorumluluğudur. Günümüz cahiliyesin de onların belirlediği alanlar içerisinde beklenti oluşturmak cahiliye`nin kurumları ve adamları ile uzlaşmacı tavır sergilemek cahiliye`nin daha fazla etkin olmasına ve yaşamasına sebeb olmak demektir. Zamanın şartlarına ve durumlarına göre cahiliye bazen müslümanların faydalanacağını düşündüğü stratejiler gerçekleştirmektedir.

 

Özellikle demokratik kulvarlar, modernist açılımlar, liberal yaklaşımlar, cahiliye sisteminin farklı bir yüzünü ortaya koymaktadır. Allah’ın yasasına, hükümlerine muhalif olarak oluşturulan bu yaldızlı beşeri sistemlerden beri olmak tevhidi anlamak ve fıtrata yönelmek ve canlı tutmakla orantılıdır. Cahiliye sisteminin egemen olduğu yaşam içinde müminler; muvahhid kimliklerini korumak, fıtratları gereği de kendilerini korumaya çalışırken, yaşamın fıtrata yönelmesi için cahiliye`nin her türlüsünden ayrışması ve onu yok etmesi gerekmektedir.

 

Allah’ın vahyinden yüz çeviren, yaşamına Rabbini müdahil kılmayan, hevasını vahyin önüne

 

geçiren kimseler, yaşadıkları toplum içinde en etkin alanları kuşatmış olsalar bile Kur’an’ın ifadesi ile bunlar cahil olmaktan kurtulamayacaklardır. Etiketler, statüler, sünepe toplumların ilgi yoğunluğu bu tür sapmalarda bulunanları temize çıkarmayacaktır. Müslümanlarda bu durum ise ilmilikten fikrilikten yoksun bir şekilde, kör bir taklitçilik ile İslam adına yoldan çıkmaya sebeb verecek sözleri, düşünceleri, tevhide mugayirliği gözetilmeden sahiplenmek, ayrışmayı gerektirecek durumda olanlar için bulanıklığa sebebiyet vermektedir.

 

Bugünkü cahiliye`nin en etkin boyutu küresel emparyalizm ve onun uzantıları olan ulus devlet modeli adına insanlığı sürekli batıla yönlendiren yerel kurumlarıdır. Müstekbirler özellikle kendi sistemlerinin bekası adına yönetim erkine karşı muhalif duruş sergileyenlerden sürekli rahatsız olmuşlardır. Selim fıtratın içinde olan olması gerekenler kendi yaşamlarında batıl, hurafeci, tevhide dayalı olmayan her türlü düşünceden, amelden eylemden, beri olmaları müslüman olmanın sorumluluğu olarak gerekmektedir. Cahiller batıl cephesine mü’minlerde hak cephesine müntesiplerdir.

Dolayısı ile buradaki ayrışmalar belirgin olmak zorundadır. Sadece kalbi anlamda değil,yaşama dönük her alanda bunlarla uzlaşmacı bir tutum içine girmeleri bile imana halel getirecek bir durumla karşı karşıya getirecek net bir durum olması gerektiğidir. Ancak cahiliye toplumu denince akla sadece dinden tamamen habersiz insanlar gelmemelidir.

Bu insanların bir kısmı hak dini çok yakından tanıdıkları halde yine de içerisine düştükleri bu cehaletten çıkamazlar. Bu kimseler dinin emrettiği bazı ibadetleri uyguladıkları halde, Kur’an ahlakını ve mü’min karakterini yaşamaya yanaşmazlar. Bunun nedeni ise bu kimselerin temelde kalplerini Allah'a bağlamamış olmaları ve bilinçaltlarında ahiretten kuşku içinde olmalarıdır.

Dünyaya bağlı kalmış olmaları, Kur’an dışı karakterler geliştirmelerine ve dini tanıdıkları halde cahiliye toplumunun cehaletinden kurtulamamalarına sebep olur. Hakkı hakikati bilmek ve ona tabi olmak batılı ve tuğyanın her konumunu bilmek ve ondan beri olup ona tavır olmak mü’min kimliğin kulluk ve izzetli sorumluluğunun gereğidir. Her türlü sapkın anlayıştan, ideolojilerden, hurafelerden sıyrılmak, Kur’an’ın belirleyici olduğu Rasul’ün ortaya koyduğu yaşamı kendimize örnek ve yaşanılması gereken bir hayata dönüştürmek ümidi ile yeryüzünde tüm cahili otoritelere karşı ödünsüz duruş ve mücadele sergileyenlerin bu hayatta beklenen öncü ve fıtratına teslim olanlar olduğunu bir kez daha hatırlamamız gerekiyor hak batılı paramparça etmek için vardır.

Cahiliye: Allahın hükümlerinin devre dışı bırakılıp, hayatı Kur’an’ın merkezinden çıkarıp, beşeri ve tuğyana ait görüşlerin egemen olduğu yaşam ve sistemin adıdır….. yaşamına Rabbini müdahil kılmayan, hevasını vahyin önüne geçiren kimseler, yaşadıkları toplum içinde en etkin alanları kuşatmış olsalar bile Kur’an’ın ifadesi ile bunlar cahil olmaktan kurtulamayacaklardır. …."cahil" kelimesinden türeyen ve Kur`an'da kullanılan anlamıyla Allah'ı gereği gibi tanımayan, O'nun sonsuz gücünü ve sıfatlarını gereği gibi takdir edemeyen, dinin bildirdiği doğrulardan, insanlara sunduğu üstün ahlak ve karakter yapısından, manevi değerlerden habersiz olan toplumları tanımlar.

 

Cahiliye`nin kurumları ve adamları ile uzlaşmacı tavır sergilemek cahiliye`nin daha fazla etkin olmasına ve yaşamasına sebeb olmak demektir. Zamanın şartlarına ve durumlarına göre cahiliye bazen Müslümanların faydalanacağını düşündüğü stratejiler gerçekleştirmektedir. Hakkı hakikati bilmek ve ona tabi olmak batılı ve tuğyanın her konumunu bilmek ve ondan beri olup ona tavır olmak mü’min kimliğin kulluk ve izzetli sorumluluğunun gereğidir. spot Cahiliye toplumunun en belirgin özelliği fıtrata ait değerlere savaş açmış olmaları ve hüküm koyucu olarak Allah’ı ve hükümlerini devre dışı bırakmak veya sulandırmak üzerine

kurgulanmış olmasıdır.

 

Bugünkü küfrü sistemler, kurumlar, tağutlar, insanlığın yaratılış gayesini amacından saptırmaya çalışırlarken kendi süfli hevalarının, çıkarlarının doğrultusunda hem kendilerini hem de diğer insanları Allah’ın koyduğu yasadan saptırmaya yönelik hegomanyalarını kurmak istemektedirler. Ancak cahiliye toplumu denince akla sadece dinden tamamen habersiz insanlar gelmemelidir. Bu insanların bir kısmı hak dini çok yakından tanıdıkları halde yine de içerisine düştükleri bu cehaletten çıkamazlar. Bu kimseler dinin emrettiği bazı ibadetleri uyguladıkları halde, Kur’an ahlakını ve mü’min karakterini yaşamaya yanaşmazlar.

Okunma 249 defa Son Düzenlenme Çarşamba, 29 Haziran 2011 16:33

Yorum Ekle

Make sure you enter the (*) required information where indicated.
Basic HTML code is allowed.